5233 Sayılı Kanun Kapsamında Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tazmini Davaları
- Av.Kevser Öztürk

- 19 hours ago
- 11 min read
İYUK Çerçevesinde Başvuru Şartları, Zarar Tespit Komisyonları, İptal Davaları ve Tazminat Hesaplama Sistemi
Giriş
5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, Türkiye'de uzun yıllar süren terör olayları ve bu olaylarla mücadele kapsamında yürütülen güvenlik faaliyetleri nedeniyle vatandaşların uğradığı maddi zararların idare tarafından belirli bir usul çerçevesinde karşılanmasını düzenleyen, kendine özgü bir idari tazmin rejimidir.
17 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe giren bu Kanun, klasik tam yargı davası mantığından farklı olarak, idari sulh esasına dayanan, hızlı ve sistematik bir tazmin yolu öngörmüştür.
Kanun'un yürürlüğe girmesindeki temel amaç, özellikle 1990'lı yıllardan itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi başta olmak üzere terör olaylarından yoğun biçimde etkilenen bölgelerde yaşayan vatandaşların uğradıkları zararların yalnızca uzun ve maliyetli yargı süreçleriyle değil, idari bir mekanizmayla daha hızlı, daha öngörülebilir ve daha geniş kapsamlı biçimde karşılanmasını sağlamaktır. Bu sayede hem mağdurların hak arama yolları kolaylaştırılmış hem de yargı üzerindeki yük azaltılmıştır.
5233 sayılı Kanun, klasik idari sorumluluk sisteminden bazı kritik yönleriyle ayrılmaktadır. Bilindiği üzere idare hukukunda tam yargı davalarının önemli kısmı hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkelerine dayanır. Hizmet kusurunda idarenin yürüttüğü kamu hizmetinde bir aksaklık, gecikme veya yanlış işleyiş aranır; kusursuz sorumlulukta ise idarenin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın belirli durumlarda zarara katlanma yükümlülüğü doğar.
5233 sayılı Kanun'un temelinde ise ağırlıklı olarak sosyal risk ilkesi bulunmaktadır. Sosyal risk ilkesi, toplumun genel güvenliği ve düzeni için yürütülen mücadeleler sırasında bazı bireylerin olağan dışı zararlara uğraması hâlinde, bu zararın yalnızca mağdur kişinin omuzlarında bırakılmasının hakkaniyete aykırı olduğu düşüncesine dayanır. Toplum yararına yürütülen bir faaliyetin yan etkilerini, o faaliyetten yararlanan toplumun bütünü paylaşmalıdır. Dolayısıyla devletin doğrudan kusuru ispatlanmasa bile, terör veya terörle mücadele faaliyetleri nedeniyle meydana gelen belirli zararların idare tarafından karşılanması kabul edilmektedir.
Bu özellik, 5233 sayılı Kanun'u salt bir tazminat kanunu olmaktan çıkarıp, sosyal devlet ilkesinin (Anayasa m. 2) somut bir yansıması hâline getirmektedir. Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında bu Kanun'un sosyal devlet ilkesinin bir gereği olduğunu ve mülkiyet hakkı (Anayasa m. 35) ile yaşam hakkı (m. 17) bağlamında devletin pozitif yükümlülüklerinin somutlaştığı bir araç olduğunu vurgulamıştır.

Kanun Kapsamında Karşılanabilecek Zararlar
5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilen zararların ortak noktası, bunların terör eylemleri veya terörle mücadele faaliyetleri nedeniyle doğmuş maddi zararlar olmasıdır. Kanun'un 1. maddesi uygulama alanını oldukça geniş tutmuş; ancak her zarar otomatik olarak kabul görmemektedir. Kabul için iki temel şart birlikte aranır: zarar ile terör veya terörle mücadele faaliyeti arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi ve zararın Kanun'un kapsam dışı bıraktığı hâllerden olmaması.
Uygun İlliyet Bağı Kavramı
Uygun illiyet bağı, zararın doğmasıyla terör veya terörle mücadele faaliyeti arasında objektif, makul ve doğrudan bir nedensellik bağının bulunmasını ifade eder. Yani zarar, hayatın olağan akışı içinde söz konusu faaliyetin tipik ve öngörülebilir bir sonucu olmalıdır. Örneğin güvenlik gerekçesiyle boşaltılan bir köyde tarımsal üretim yapılamaması doğrudan illiyet bağı taşırken, aynı dönemde hava muhalefeti nedeniyle gerçekleşen bir mahsul kaybı bu kapsamda değerlendirilemez.
Danıştay içtihatlarında illiyet bağı sıkı biçimde aranmakta, ancak özellikle köy boşaltma, sokağa çıkma yasakları ve operasyon dönemleri gibi olağanüstü durumlarda bu bağın varlığı bölge ve dönem itibarıyla genel olarak kabul edilmektedir. Bireysel ispat yükü bu noktada hafifletilmiştir.
Kanun Kapsamındaki Tipik Zarar Türleri
Uygulamada en yaygın karşılaşılan zarar türlerinden ilki taşınmaz kullanımından mahrum kalma zararlarıdır. Özellikle güvenlik gerekçesiyle boşaltılan köyler veya sürekli çatışma riski altında bulunan yerleşim alanlarında kişiler yıllarca tarlalarını ekememiş, bağ ve bahçelerini kullanamamış, hayvancılık faaliyetlerini sürdürememiştir. Bu durum yalnızca fiili bir taşınmaz kaybı değil, aynı zamanda ciddi gelir kayıplarına yol açmıştır. Bu nedenle Kanun, fiili kayıp dışında mahrum kalınan kazançları (yoksun kalınan kâr) da tazmin kapsamına almaktadır.
İkinci yaygın kategori taşınır mal zararlarıdır. Çatışma, bombalama, yangın veya operasyonlar sırasında zarar gören ev eşyaları, tarım aletleri, traktörler, hayvanlar ve diğer üretim araçları bu kapsamda değerlendirilmektedir. Üçüncü grup ise yapı zararlarıdır: ev, ahır, samanlık, depo gibi yapıların hasar görmesi veya tamamen kullanılamaz hâle gelmesi tazmin edilebilir nitelikteki zararlardandır.
Bunların yanı sıra Kanun, bedensel zararları da kapsamına almaktadır. Yaralanma, sakatlanma veya ölüm hâllerinde tedavi giderleri, çalışma gücü kaybından doğan zararlar ve destekten yoksun kalma tazminatı talepleri Kanun çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu noktada manevi tazminat talepleri Kanun kapsamı dışındadır; manevi zararlar yalnızca genel hükümlere göre idare mahkemesinde tam yargı davası yoluyla istenebilir.
Kanun Kapsamı Dışında Kalan Zararlar
Kanun'un 2. maddesi bazı zararları açıkça kapsam dışında tutmuştur. Bunlar arasında üçüncü kişilerin neden olduğu adi suçlardan doğan zararlar, terörle ilişkilendirilemeyen genel asayiş olayları sonucu doğan zararlar ve mağdurun kendi kusuruyla zarara sebep olduğu hâller yer almaktadır. Ayrıca terör örgütü mensubu olduğu yargı kararıyla sabit olan kişilerin örgütsel faaliyet sırasında uğradığı zararlar da kapsam dışı bırakılmıştır.
Zarar Tespit Komisyonlarının Yapısı ve Hukuki Fonksiyonu
5233 sayılı Kanun sisteminin merkezinde Zarar Tespit Komisyonları yer almaktadır. Bu komisyonlar valilik bünyesinde kurulan, hukuki niteliği itibarıyla özel idari kurullardır. Komisyonun başvuruyu yalnızca evrak üzerinden kabul edip reddetme gibi pasif bir görevi yoktur; aksine maddi vakıaları araştırma, delil toplama ve teknik değerlendirme yapma görevi olan aktif idari organlardır.
Komisyonun Oluşumu
Komisyon, Kanun'un 4. maddesi uyarınca vali veya görevlendireceği vali yardımcısının başkanlığında, biri hukukçu olmak üzere yedi üyeden oluşur. Üyeler; vali tarafından kamu görevlileri arasından seçilir ve içinde defterdarlık, bayındırlık, tarım, sağlık ve köy hizmetleri gibi farklı uzmanlık alanlarından temsilciler bulunur. Bu çok disiplinli yapı, farklı türdeki zararların yetkin biçimde değerlendirilmesini hedeflemektedir.
Komisyonun İnceleme Yetkisi ve Kapsamı
Komisyonlar başvurucunun gerçekten zarar görüp görmediğini, zarar ile terör veya terörle mücadele faaliyeti arasında bağlantı bulunup bulunmadığını, başvurucunun hak sahibi sıfatını taşıyıp taşımadığını ve zarar miktarını araştırmaktadır. Bu inceleme sürecinde tapu kayıtları, nüfus kayıtları, jandarma ve emniyet tutanakları, muhtarlık yazıları, tarım il/ilçe müdürlüğü kayıtları, bilirkişi raporları, keşif tutanakları, mahalli bilirkişi beyanları ve gerektiğinde uydu fotoğrafları gibi pek çok delil incelenir.
Komisyonun re'sen araştırma yetkisi vardır. Yani başvurucunun sunduğu belgelerle yetinmek zorunda değildir; aksine eksik bulduğu hususlarda ilgili kurumlardan bilgi ve belge isteyebilir, mahallinde keşif yapabilir, bilirkişi görevlendirebilir. Bu yönüyle komisyon süreci, kısmen idari bir bilirkişi-keşif aşaması işlevi görmektedir. Komisyon kararının niteliği ise idari işlem olduğundan, doğurduğu hukuki sonuçlar idari yargı denetimine tabidir.
Zorunlu İdari Başvuru ve Süreler
5233 sayılı Kanun kapsamındaki en kritik usul kurallarından biri zorunlu idari başvuru kuralıdır. Bu Kanun kapsamında doğrudan idare mahkemesinde dava açılması mümkün değildir. Önce idari başvuru yolunun tüketilmesi gerekir. Bu durum yalnızca usul düzeyinde bir gereklilik değil, dava şartı niteliğindedir. Mahkeme, bu şartın yerine getirilmediğini tespit ederse davayı esastan incelemeden usulden reddeder.
Başvurunun Yapılacağı Yer ve Şekli
Başvuru, zararın meydana geldiği ilin valiliğine yapılır. Birden fazla ilde zarar söz konusu ise her bir il valiliğine ayrı başvuru yapılması gerekir. Başvurunun yazılı şekilde, başvurucunun kimlik ve iletişim bilgileri, zararın tarihi, yeri, türü ve miktarı ile zarar ile terör/terörle mücadele faaliyeti arasındaki bağa dair açıklamaları içerecek biçimde yapılması gerekir. Başvuruya zararı ispata yarayacak belgeler (tapu, fotoğraf, bilirkişi raporu, tutanaklar, muhtarlık yazıları vb.) eklenir.
Hak Düşürücü Süreler
Kanun'un 6. maddesine göre zarar gören kişi başvurusunu, zararı öğrendiği tarihten itibaren altmış gün içinde ve her hâlde olay tarihinden itibaren bir yıl içinde yapmalıdır. Bu süreler hak düşürücü niteliktedir; geçirilmesi başvuru hakkının kaybına yol açar. Ancak süreler bakımından özellikle köy boşaltma gibi süreklilik arz eden zararlarda zararın öğrenilme anı tartışmalıdır ve içtihatla şekillenmiştir.
Bunun yanı sıra, Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce meydana gelen zararlar için Kanun'da geçici maddelerle özel başvuru süreleri öngörülmüştür. Bu geçici süreler içinde başvuru yapılamamış olması, aynı zarara dayalı yeni başvuruları büyük ölçüde imkânsız hâle getirebilmektedir; bu nedenle sürelerin kaçırılmaması büyük önem taşır.
Altı Aylık Bekleme Süresi ve Zımni Ret
Başvurunun yapılmasıyla birlikte Zarar Tespit Komisyonu inceleme süreci başlar. Kanun'a göre komisyon başvuruyu kural olarak altı ay içinde sonuçlandırmalıdır. Vali, gerekli gördüğü takdirde bu süreyi bir defaya mahsus ve en fazla üç ay daha uzatabilir. Başvurucu, komisyonun değerlendirme yapabilmesi için bu sürenin geçmesini beklemek zorundadır; aksi hâlde dava şartı yerine gelmemiş olur.
Altı aylık süre içinde komisyonca karar verilmezse, İYUK m. 10 kapsamında zımni ret gündeme gelir. Bu durumda kişi, zımni ret tarihinden itibaren altmış gün içinde idare mahkemesinde iptal ve/veya tam yargı davası açabilir. Eğer komisyon süre içinde açık bir karar verirse (kabul, kısmen kabul veya ret), bu karara karşı dava açma süresi yine kararın tebliğinden itibaren altmış gündür.
Sulhname Süreci
Komisyon zararı tespit edip kabul ettiği takdirde başvurucuya belirli bir ödeme önerir. Bu ödeme önerisi sulhname şeklinde yapılır. Sulhname, idare ile başvurucu arasında imzalanan ve uyuşmazlığı sona erdiren bir idari sözleşme niteliği taşımaktadır.
Sulhnamenin Hukuki Niteliği ve Sonuçları
Başvurucu sulhnameyi imzaladığı takdirde komisyonca belirlenen tutar ödenir; ancak bu kabulün önemli bir hukuki sonucu vardır: kural olarak aynı zarar nedeniyle yeniden dava açma hakkı sona erer. Diğer bir deyişle sulhname, başvurucunun feragat iradesini de içerir. Bu nedenle sulhnamenin imzalanması yalnızca ekonomik bir karar değil, aynı zamanda hukuki sonuçları olan kritik bir tasarruftur.
Sulhnamenin imzalanmasından sonra başvurucu, sulhnameyi irade fesadı (hata, hile, ikrah) sebebiyle iptal ettirme hakkını saklı tutar. Ayrıca sulhnamede yer almayan başka bir zarar kalemi söz konusu ise (örneğin sulhnamede yalnızca yapı zararı yer alıp tarım zararı dışlanmışsa) o kalem için ayrı talepte bulunulabilir. Ancak uygulamada bu istisnaların ispatı oldukça güçtür.
Sulhnameyi İncelerken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
Bu nedenle sulhname teknik ve hukuki açıdan dikkatle incelenmelidir. Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar şunlardır: zarar süresinin eksik belirlenmesi (örneğin köy boşaltma süresi 1994-2002 olduğu hâlde sulhnamede yalnızca 1996-2000 arasının hesaplanması), bazı yıllara ait verim hesabının yapılmaması, taşınmaz değerinin emsallere aykırı biçimde düşük tutulması, sulu tarım arazisinin kuru tarım gibi değerlendirilmesi, hayvan sayısının belge yetersizliği gerekçesiyle düşük gösterilmesi ve mahrum kalınan kazanç (kâr yoksunluğu) kaleminin hiç hesaplanmamasıdır.
Bu tür eksiklikler tespit edildiğinde başvurucunun sulhnameyi imzalamaması, idari sürecin iptal/tam yargı davasına taşınması yerinde olur. Çünkü sulhname imzalandıktan sonra eksik kalan kalemler için yargı yoluna başvurma imkânı büyük ölçüde kapanmaktadır. Bu nokta özellikle avukat-müvekkil ilişkisinde bilgilendirme yükümlülüğü bakımından önem taşır.
İYUK Kapsamında Açılacak Davalar
5233 sayılı Kanun kapsamında açılan davalar çoğu zaman hem iptal davası hem de tam yargı davası niteliği taşır. Çünkü davacı yalnızca komisyon kararının hukuka aykırı olduğunu (iptal davası) değil, aynı zamanda gerçek zararının eksik hesaplandığını ve eksik kalan tutarın kendisine ödenmesi gerektiğini de (tam yargı davası) ileri sürmektedir. İYUK m. 12 uyarınca bu iki dava türü tek bir dilekçede birleştirilerek açılabilir.
Görevli ve Yetkili Mahkeme
Görevli mahkeme idare mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise İYUK m. 36 uyarınca zararı doğuran idari işlemi tesis eden idarenin (yani başvurunun yapıldığı valiliğin) bulunduğu yer idare mahkemesidir. Birden fazla il valiliğine başvuru yapılmışsa her bir komisyon kararına karşı ayrı ayrı, ilgili yetki bölgesindeki idare mahkemesinde dava açılması gerekir.
Dava Açma Süresi
Dava açma süresi İYUK m. 7 uyarınca komisyon kararının tebliğinden itibaren altmış gündür. Zımni ret hâlinde ise altı aylık (veya dokuz aylık) bekleme süresinin sonundan itibaren yine altmış gündür. Bu süreler hak düşürücü niteliktedir. Süre içinde dava açılmaması dava hakkının kaybına yol açar.
İptal Sebepleri ve Hukuka Aykırılık Halleri
Mahkemenin iptal kararı verebilmesi için işlemin hukuka aykırı olduğunun ortaya konulması gerekir. Uygulamada en sık karşılaşılan iptal sebepleri şunlardır:
Eksik inceleme: Komisyonun dosyadaki belgeleri yeterince değerlendirmemesi, ek delil toplamaması, başvurucunun ileri sürdüğü iddiaları araştırmaması.
Keşif yapılmaması: Özellikle taşınmaz ve tarım zararlarında yerinde inceleme yapılmadan dosya üzerinden karar verilmesi başlı başına bir hukuka aykırılık nedenidir.
Bilirkişi değerlendirmesinin yetersizliği: Bilirkişinin uzmanlık alanına uygun seçilmemesi, hesabın gerekçesiz yapılması, piyasa rayiçlerinin doğru uygulanmaması.
Zilyetlik olgusunun araştırılmaması: Tapuya kayıtlı olmasa da fiilî kullanım (zilyetlik) ile bağ ve bahçe işleten kişilerin durumunun göz ardı edilmesi; bölge gerçeklerine aykırı sonuç doğurur.
Emsal dosyalarla çelişki: Aynı köyde, aynı dönemde, aynı tür zarara uğramış başka mağdurlara verilen tutarlardan ciddi şekilde farklı, gerekçesiz hesap yapılması eşitlik ilkesine aykırıdır.
Mahrum kalınan kazancın hesaplanmaması: Yalnızca taşınmazın rayiç değerinin esas alınıp, kullanım dönemi boyunca elde edilebilecek gelirin (yoksun kalınan kâr) hesap dışı bırakılması.
İspat Yükü ve Deliller
İdari yargılama hukukunda re'sen araştırma ilkesi geçerli olduğundan mahkeme, davacının sunmadığı delilleri de gerektiğinde toplayabilir. Ancak pratikte ispat yükü büyük ölçüde davacıdadır. Davacının sunabileceği belgeler arasında tapu kayıtları, zilyetlik beyanları, muhtarlık tutanakları, jandarma raporları, köy boşaltma listeleri, tanık beyanları, fotoğraf ve video kayıtları, uydu görüntüleri, özel bilirkişi raporları ve tarım il müdürlüğünden alınmış üretim/verim belgeleri sayılabilir.
Tazminat Hesaplama Sistemi
5233 sayılı Kanun kapsamındaki en teknik alanlardan biri zarar hesabıdır. Hesaplama yöntemi zararın türüne göre farklılaşır ve genellikle bilirkişi marifetiyle yapılır. Kanun'un uygulanmasına ilişkin Yönetmelik ve süreç içinde gelişen Danıştay içtihatları, hesaplama yöntemlerinin temelini oluşturur.
Tarımsal Zararlar
Tarımsal zararlar bakımından dikkate alınan başlıca parametreler şunlardır: taşınmazın büyüklüğü (dönüm/metrekare), sulu veya kuru tarım niteliği, ekilen ürün türü (buğday, arpa, mısır, tütün, bağcılık vb.), yıllık ortalama verim kapasitesi, ürünün ilgili dönemdeki piyasa rayici ve kullanılamadığı süre. Bu parametreler bir araya getirilerek yıl bazında gelir kaybı hesabı yapılır; daha sonra üretim giderleri (ekim, ilaç, gübre, hasat) düşülerek net mahrum kalınan kazanç bulunur.
Sulu tarım arazileri kuru tarım arazilerinden çok daha yüksek verim sağladığı için bu ayrımın doğru yapılması ekonomik açıdan kritiktir. Bilirkişi raporlarında arazinin sulama imkânı bulunup bulunmadığı, sulama kanallarına yakınlığı, su kuyusu varlığı gibi unsurlar mutlaka belirlenmelidir.
Hayvancılık Zararları
Hayvancılık zararlarında hayvan sayısı, türü (büyükbaş, küçükbaş, kanatlı), ırkı, yaş ve verim durumu, üretim kapasitesi (süt, et, yün, yumurta) ve dönem itibarıyla piyasa değeri dikkate alınır. Hayvanların doğrudan ölmesi veya kaybedilmesi hâlinde piyasa değeri esas alınırken, üretim faaliyetinin sürdürülememesi hâlinde hayvanlardan elde edilebilecek yıllık üretim gelirinin kayıp süresince hesaplanması gerekir.
Yapı Zararları
Yapı zararlarında ise taşınmazın niteliği (konut, ahır, depo, samanlık), inşaat sınıfı (kerpiç, briket, betonarme), metrekaresi, kullanım amacı, yapım yılı ve yeniden yapım maliyeti hesaplanmaktadır. Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ilgili yıla ait birim fiyatları ile yapı sınıflandırma esasları temel referans noktasıdır. Ayrıca yıpranma payı (amortisman) düşülerek net zarar tutarına ulaşılır.
Mahrum Kalınan Kazanç (Yoksun Kalınan Kâr)
Tazminat hesabının ekonomik açıdan en önemli kalemlerinden biri mahrum kalınan kazançtır. Bu kalem, zarar görenin söz konusu kayıp dönemde söz konusu maldan elde edebileceği gelirin tazminidir. Tarımda yıllık ürün geliri, hayvancılıkta yıllık süt/et üretiminden elde edilebilecek gelir, kira getirisi olabilen gayrimenkullerde rayiç kira bedeli mahrum kalınan kazancın klasik örnekleridir. Bu kalem çoğu zaman bilirkişi tarafından eksik hesaplanmakta ve davanın asıl ekonomik konusu hâline gelmektedir.
Yasal Faiz
Kanun kapsamında ödenecek tazminata, başvuru tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi içtihatla kabul edilmiştir. Faiz türü, Kanun'da özel bir düzenleme bulunmadığından, 3095 sayılı Kanun çerçevesinde yasal faiz olarak uygulanmaktadır. Davacının dava dilekçesinde faiz talebini açıkça belirtmesi gerekir; aksi hâlde mahkeme talep aşılamaz ilkesi gereği faize hükmedemez.
Uygulamada Karşılaşılan Tipik Sorunlar
5233 sayılı Kanun on yılı aşkın uygulama sürecinde belirli kalıp sorunlarla karşılaşmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır:
Süre yönetimi: Hak düşürücü altmış günlük ve bir yıllık sürelerin kaçırılması en sık görülen hak kaybı sebeplerindendir. Özellikle göç eden veya kayıt sistemine uzak vatandaşlar bu süreleri çoğu kez bilmemektedir.
Belge yetersizliği: Tapu, zilyetlik, hayvan sayımı veya tarım kaydının bulunmaması ya da güncel olmaması ispat güçlüğü doğurmaktadır. Bu durum özellikle resmi kayıtların eksik tutulduğu kırsal bölgelerde belirgindir.
Hesaplama farklılıkları: Aynı köyde aynı dönem zarar gören iki kişiye verilen tazminat tutarlarında ciddi farklılıklar gözlemlenebilmektedir. Bu durum eşitlik ilkesi ve idari istikrar açısından sorun yaratmaktadır.
Sulhname dayatması algısı: Düşük tutarlı sulhnamelerin imzalatılmaya çalışıldığı, imzalanmadığı takdirde uzun yargı süreçlerinin gündeme geleceği vurgusu zaman zaman başvurucu üzerinde baskı yaratabilmektedir.
Bilirkişi ve keşif kalitesi: Hem komisyon hem mahkeme aşamasında bilirkişi seçiminin uzmanlık alanına uygun yapılmaması ve keşfin yüzeysel kalması raporların hatalı sonuçlara varmasına neden olmaktadır.
İnsan Hakları Boyutu ve AİHM İçtihatları
5233 sayılı Kanun, AİHS'in 1 No'lu Protokolü'nün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı bağlamında özel bir öneme sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Doğan ve Diğerleri Türkiye (2004) kararı, bu Kanun'un çıkarılmasındaki tetikleyici etkenlerden biridir. Mahkeme bu kararla, köylerinden ayrılmak zorunda bırakılan kişilerin mülkiyet haklarının ihlal edildiğini saptamıştır.
Bu karardan sonra çıkarılan 5233 sayılı Kanun, AİHM tarafından İçyer – Türkiye (2006) kararında etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle benzer mağduriyetler için AİHM'e doğrudan başvurudan önce 5233 sayılı Kanun yolunun tüketilmesi gerekmektedir. Ancak Kanun'un uygulanışında ortaya çıkan eksiklikler hâlinde (örneğin tazminat tutarının açıkça yetersiz olduğu durumlar), AİHM ihlal kararı verme yolunu açık tutmuştur. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru yolunda 5233 yolunun tüketilmesini aramakta, ancak Kanun yolunun etkili biçimde uygulanmadığı durumlarda esastan inceleme yapabilmektedir.
Sonuç
5233 sayılı Kanun kapsamındaki uyuşmazlıklar, idare hukukunun hem en teknik hem de kendine özgü alanlarından birini oluşturmaktadır. Hak düşürücü süreler, zorunlu idari başvuru, Zarar Tespit Komisyonlarının re'sen inceleme yükümlülüğü, altı aylık bekleme süresi ve zımni ret kuralı, sulhname sistemi, iptal ve tam yargı davalarının birleşik yapısı, bilirkişi ve keşif aşamaları ile teknik zarar hesaplamaları birlikte değerlendirildiğinde son derece kapsamlı ve özen gerektiren bir idari yargılama alanı ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle hem mağdur vatandaşların hem de davayı yürütecek avukatların süreci teknik açıdan dikkatle yönetmesi gerekmektedir. Özellikle dava dilekçelerinde yalnızca mağduriyet anlatımına yer verilmesi yeterli değildir; komisyon kararındaki hukuka aykırılıkların somut, sayısal ve teknik biçimde ortaya konulması, eksik kalan zarar kalemlerinin (mahrum kalınan kazanç, sulu tarım niteliği, zilyetlik gerçeği vb.) ayrı ayrı tartışılması ve emsal dosyalarla bağlantı kurulması büyük önem taşır.
Sosyal risk ilkesinin somut bir uygulaması olan 5233 sayılı Kanun, sosyal devlet anlayışının ve devletin pozitif yükümlülüklerinin önemli bir tezahürüdür. Kanun'un etkin biçimde uygulanması, hem hak arama özgürlüğünün hem de mülkiyet hakkının somutlaşması açısından belirleyicidir. Bu bağlamda komisyon ve mahkeme aşamalarında titiz bir hukuki ve teknik çalışma yürütülmesi, yalnızca bireysel mağduriyetin giderilmesini değil, aynı zamanda sistemin bütüncül adaletini de güçlendirmektedir.
Av. Kevser Öztürk
Globalblaw




Comments